Yeni doÄŸan bebeÄŸinizin daha uzun süre ya da birkaç aylık olan miniÄŸinizin tüm gece kesintisiz uyumasını istiyorsanız, iÅŸte sizin için yararlı stratejiler…
Özellikle bebeğiniz 6 aylıktan büyükse, geceleri 10 - 12 saat uyuması gerekir.
” BebeÄŸimin aÄŸlamasına dayanamam ”
Bebeğinizin ağlamadan sakinleşmeyi öğrenmesi için harika bir yöntem;
1. Bebeğinizin esneme, gözlerini ovuşturma gibi uykusunun geldiğini gösteren işaretlere dikkat edin.
2. Uyumak üzereyken yatağına yatırın.
3. AÄŸlarsa kucağınıza alın ve “şışşhh” sesiyle pışpışlayın, sonra tekrar yatırın.
4. AÄŸlarsa tekrar kucağınıza alın. BebeÄŸiniz sakinleÅŸtiÄŸi zaman onu yatıracağınızı anlayacak ve kendi başına uyumayı öğrenecek. Zamanla “şışşhh” sesini uykuyla özdeÅŸleÅŸtirecek ve bu sesi duyduÄŸunda uyuyacak.
Yöntemin artıları:
Hep böyle mışıl mışıl uymasını sağlamak sizin elinizde. Bebeğinize kendi kendine uyumasını öğretmenin en ılımlı yolu.
Yöntemin eksileri:
Bebeğinizin tamamen yorulduğunu anlamak uzun zaman alabilir. Sürekli olarak eğilip onu kucağınıza almak da sırtınızı ağrıtabilir.
“BebeÄŸimin aÄŸlamasına katlanırım.”
Bebeğiniz kendi kendine uyumayı öğrenene kadar, daha uzun süre ağlamasına dayanmaya çalışın.
1. Bebeğinizi yatağına yatırın, iyi geceler dileyin ve odadan çıkın.
2. Ağlarsa odasına girmeden beş dakika bekleyin. Onu rahatlatmak için birkaç dakika odada kalın, sonra tekrar çıkın.
3. Beş dakika sonra yine ağlıyorsa, daha önce yaptıklarınızı tekrar edin. Ama bu defa içeri girmeden önce 10 dakika bekleyin. Ve bundan sonra bu zaman aralıklarını ikişer dakika artırın.
Yöntemin artıları: En hızlı sonuç veren yöntemlerdendir.
Yöntemin eksileri:
Bebeğiniz ağlarken, siz de onu sakinleştirmek için yerinizde duramazken bu yöntemi uygulamak gerçekten çok zor. Birçok anne - baba bu yöntemin genelde işe yaradığını söylerken, bazı uzmanlar da bebekleri bu kadar uzun süre ağlarken bırakmanın onlara duygusal ve psikolojik açıdan zarar verdiğini ve gelecekte onları olumsuz etkileyebileceğini söylüyor.
“BebeÄŸimin onun yakınında olduÄŸumu Bilmesını istiyorum.”
Kontrollü ağlamanın daha yumuşak bir yolu.
1. Bebeğinizi uyanıkken yatağına yatırın ve odadan çıkın. Dışarıda 2 dakika bekleyin.
2. Uyumazsa odasına girin, bebeğinizi arkası size dönük olacak şekilde yan yatırın. Ağlamaya başladığında bir elinizi omzuna koyun, diğer elinizle popusuna hafifçe vurun. Ağlamayı keserse, poposuna vurmayı bırakın.
3. Bebeğiniz 2 dakika sonra hala uyumamışsa dışarıda
4 dakika bekleyin. İçeri girdiğinizde uyumamışsa, aynı işlemi 4 dakika olarak tekrar deneyin.
4. Bu süreyi her defasında 2 dakika artırın. Uyuduğunda onu sırt üstü yatacak şekilde çevirin. Ani ölümlere yol açabileceğinden, bebeğinizin yan pozisyonda uyumasına izin vermeyin. Eğer bir saat sonra da uyumazsa emzirin, kucağınıza alın ve uyuyana kadar aynı işlemleri devam ettirin. Bebeğinizin çıkaracağı en küçük seste onu kucağınıza almakla, onu uzun süre ağlarken yalnız bırakmak arasındaki orta yoldur.
Yöntemin eksileri’
Bebeğinizin kendi kendine sakinleşerek uyuması zaman alabilir.
” Kendi bildiÄŸim gibî yapacağım.”
Bebeğinizi mutlaka belirli bir yönteme göre uyutmanıza gerek yok. Aslında bebekler eninde sonunda uyumayı öğrenir. Gecenin ikisi olduğu için ya da siz uyuyorsunuz diye acıkmama veya huysuzlanmama gibi bir durumları yok. Sizsiz hayatta kalamazlar, ama yine de yanlarında anneleri olmadan geceleri 10-12 saat uyumaları beklenir. Bebekler emmek için de sık
sık uyandıklarından, belirli bir süre kesintisiz uyumaları çok zor.
Bazı uzmanlar bebeklerin ihtiyaçlarını sadece ağlayarak ifade edebildiklerini ve siz onlarla ilgilenmezseniz kendilerini terk edilmiş hissettiklerini iddia ediyor. Uyandığında onu sallayarak uyutmak size zor gelmiyorsa, siz yanında uzanırken uyumak hoşuna gidiyorsa, siz de onu izlemekten zevk alıyorsanız, bunu yapmaya devam edin. Bunları yaparak bebeğinizi şımartmazsınız, aksine size ihtiyaç duyduğunda onun yanında olduğunuzu öğretirsiniz.
Merak etmeyin; bebeğiniz gerçekten uyuyordur.
Bebeğinizin sizin gibi saatlerce uyumasını beklemeyin, bebekler karınları acıkınca hemen uyanırlar. 6 aylık olmadan bebeğinizde uyuma yöntemlerinden birini uygulamaya kalkmayın, çünkü onun uzun süre uyuma becerisi henüz gelişmedi. 4 aydan sonra zaten gündüzleri daha az, geceleri daha çok uyumaya başlar.
1. Uyuma vaktini banyo, emzirme ve masal dinlemeden sonra gelecek ÅŸekilde bir rutine oturtun.
2. Her zaman kendi yatağında uyutun ki, karyolasını uyumakla özdeşleştirebilsin.
3. Gece emzirmelerini ışıkları kısarak, bebeğinizle oynamayarak ve çok önemli değilse altını değiştirmeyerek sıkıcı hale getirin.
Dış Gebelik (Ektopik Gebelik)
Normal şartlarda tüp(Fallop tüpleri veya Tubalar) içinde sperm hücresi ile karşılaşıp döllenen yumurta hücresi endometriuma(rahim iç tabakasına) gelir ve rahim içinde büyümeye başlar. Eğer gebelik ürünü endometrium dışında bir yere yerleşirse dış gebelikten sözedilir.
Â
Dış gebelik nerelerde görülebilir?
1-En sık tüplerde yerleşir.
2-Karın boşluğunda
3-Yumurtalıklarda
4-Servikste
5-Rahimin geniş bağı içinde
Dış gebelik neden oluşur?
Yumurta hücresinin yumurtalıktan atılmasındaki aksama, yumurtlama normal olsa bile tüplerin ucunda bulunan püsküle benzeyen yapıların(fimbria) geçirilmiş enfeksiyon, hormonal bozukluk ve karın içi kitlelere bağlı olarak yumurta hücresini yakalamada gecikmesi, aynı nedenlerle tüplerde meydana gelen daralma ve tıkanmalara bağlı olarak yumurta hücresinin rahim içine doğru göçünün yavaşlaması sonucu gebelik ürünü rahim içine uygun zamanda varamaz. Böylece tutunduğu herhangi bir yerde, en sık da tüplerin en geniş yerinde büyümeye başlar.
Dış gebelik kimlerde daha sık görülür?
En sık 35-44 yaşlar arasında görülür.
Dış gebelik geçirenlerde tekrar ektopik gebelik riski %10-25’tir.
Geçirilmiş genital enfeksiyonlarla birlikte görülen tüp iltihabı(salpenjit), endometriozis ve tümör gibi sebeplere bağlı tüp hastalıkları olanlarda risk artar. Klamidya denen mikroorganizma, tüp harabiyeti ve takiben tubal gebeliğe yol açan en önemli etkendir.
Tüplerin bağlanması, tüplerin açılması, daha önce geçirilmiş dış gebelik ameliyatı gibi tüplere yönelik cerrahi müdahaleler de riski artırır.
Rahim ve tüplerdeki doğumsal kusurlar
Rahim içi araçların(RİA) dış gebeliği artırdığına dair kesinlik yoktur. Ancak rahim içi araç kullananlarda normal gebeliğe karşın dış gebelik 5 kat daha fazla görülür. Bakırlı RİA’larda gebeliklerin %4’ü, hormonlu RİA’larda %17’si tubal dış gebeliktir.
Eğer gebe kadın düşük doz progesteron içeren doğum kontrol hapı veya ilişki sonrası östrojen kullanmışsa dış gebelik riski artar.
İnfertil ve yardımcı üreme teknikleri uygulananlarda risk artar.
Sigara içmek riski artırır.
Tekraralayan düşüklerde risk 2-4 kat artar. Yasadışı düşüğün sık görüldüğü yerlerde risk 10 kat fazladır.
Görülme sıklığı
Gebeliklerin %1-2’si dış gebeliktir.
Dış Gebeliğin Belirtileri
Erken dönemde normal gebeliklerde de olan adet gecikmesi olur. Yalnız kısa dönemde, içinde büyüyen gebelik ürününe bağlı olarak tüp, gerilmeye başlar ve gerilmeye bağlı ağrılar en sık şikayet olarak karşımıza çıkar. Anormal vajinal kanamalar da bu arada görülebilir. Hasta bu dönemde başvurursa en başarılı şekilde tedavi edilir. Tüp içinde büyümeye başlayan gebelik ürünü(embryo) çevre dokunun beslenmesini bozarak yırtılmasına ve ciddi iç kanamalara yol açar. Hastalıktan en sık ölüm nedeni bu iç kanamadır. Eğer tüp yırtılır ve kanama olursa hasta bıçak saplanır tarzında çok şiddetli ağrı ve iç kanamaya bağlı baş dönmesi, bayılma yakınmalarıyla hastaneye müracaat eder. Bazı kadınlar böyle bir durumda ağrı ile birlikte ishal, bulantı, kusma ile gelebilirler. Böyle bir tablo gastroenterite çok benzediğinden, yanlış tanı ne yazık ki dış gebelikten ölüme yol açabilir.
Tanı
1-Jinekolojik muayene
2-betaHCG testi
3-Transvajinal ultrason
Yukarıdakilerin sonrasında gerekirse vajinal renkli Doppler ultrason, progesteron ölçümü, dilatasyon küretaj, laparoskopi yapılır.
Tedavi
Tedavide amaç anne hayatını kurtarmak olduğu kadar doğurganlığı da korumaktır.
Hastanın yaşı, genel durumu, hikayesi, gelecekteki çocuk arzusu, gebelik kitlesinin yeri, büyüklüğü gibi birtakım özelliklere bakılarak aşağıdaki tedavilerden biri seçilir:
1-Bekleme tedavisi( Ultrason ve betaHCG takibi ile dış gebeliğin kendiliğinden gerilemesi beklenir.
2-Tıbbi(metotreksat,… gibi ilaçlar verilerek ) tedavi
3-Cerrahi tedavi
a) Açık ameliyatla
b) Laparoskopik ameliyatla(Karına birkaç delik açılır,ameliyat bu deliklerden sokulan alet ve kamera yardımıyla yapılır.)
İnsanoğlunun veni doğmuşunu diğer hayvanlardan ayıran tek özelliğin ilgilenilmemesi halinde hayatta kalamayacağı olduğu söylenir. Doğrudur da. Ancak yine de bu, bebeğin, her şeyi başkalarından bekleyen, şifa bulmaz bir tembel olarak yaşama başladığı anlamıma gelmez. Aksine doğumun hemen ardından bünyesinde bir sürü mekanizma harekete geçer, oldukça yoğun bir faaliyet başlar. İçinde bulunduğu dünyayı tanımaya girişir.
HerÅŸeyden önce yukarıda gördüğümüz gibi soluk alıp verir, önceleri oksijeni annesinin karnından aldığı için, buna gereksinme duymuyordu. Ama ÅŸimdi gereksindiÄŸi oksijeni kendi başına saÄŸlamak zorunda. Solunum sistemi genellikle istikrarsız çalışır. Derin soluklar, ardından hızlı hızlı, sonra yüzeysel, derken aksiÄŸer faaliyetinin durduÄŸu deÄŸiÅŸken soluklar gözlenir. Bu düzensizlik, bebeklerinin her hareketini kaygıyla izleyen anne-babaları dehÅŸete düşürebilir. “Niçin soluması durdu, yoksa bir daha solumayı unutur mu, ne oldu böyle?” v.s. telaÅŸ ifadeleri. Korkmayın bebeÄŸinize hiç bir ÅŸey olmuÅŸ deÄŸil. Solunumu da durmayacak. Solunum otomatik mekanizmalar tarafından denetlenir, insan unutsa bile soluma kendiliÄŸinden devam eder.
Yeni doğmuş bebek, vücut ısısını normal sınırlar çerçevesinde tutmak için de önlem almaya başlar. Üstelik oldukça da iyi başarır bunu. Daha önce annesinin karnında, sürekli ılık bir banyo içinde bulunuyordu. Bu yüzden de hiç bir sorun yoktu. Şimdi ise, kâh daha sıcak, kâh daha soğuk bir hava ile karşılaşmakta, dolayısıyla da az çok değişmez bir ısıyı korumanın çaresine bakmak zorunda. Ama yineliyorum, bu onun kolaylıkla üstesinden gelebileceği basit bir olay.
Organik kalıntı maddelerinin vücuttan atılması ise, kendiliğinden olabilir. Ayrıca çoğu kez bebek için zevkli bir olaydır. Boğazlanıyormuş gibi bağıran bebeğin biraz sonra sakinleştiğini görürsünüz. Birden fıskiye misali çişini yapar, öyle ki tedbirli davranıp, hemen yana kaçmazsanız giysilerinizi bile ıslatmaktan çekinmez. Ancak bu fasıl sona erer ermez yine şiddetle feryatlarını sürdürür. Barsaklarını boşaltırken de çoğu kez, aynı şey olur. Bu arada bebeğin ilk dışkılarının çok özel bir görünümü olduğuna da yeni anne-babaların dikkatini çekmek isterim: Siyahımsı ve yapışkandır. Bunun nedeni bebeğin şimdiye kadar hiç bir şey yememiş olması, dolayısıyla da vücudunda atacak besin kalıntısı bulunmamasıdır. Ayrıca hamilelik sırasında barsağında binken safra, çeşitli salgılar, hücre artıkları ve amniyotik sıvı kalıntılarını da yine ilk günlerde atmak zorundadır.
Bizim çok önemsediÄŸimiz hareketler, bebek için bir yenilik deÄŸildir aslında. DoÄŸmadan önce de hareket ediyordu. Ama ÅŸimdi rahmin çeperlerinden kurtulmuÅŸ, yeni ortamın verdiÄŸi uyarılarla daha da çok hareket etmektedir. Dikkat ederseniz, düzensiz hareketlerdir bunlar. Yüzünü buruÅŸturur, esner, hapşırır, dilini çıkarır, kıpırdar, kollarını bacaklarını sallar. Sinir sistemi, hareketlerine hakim olacak kadar olgunlaÅŸmadığından, hareketler rastgele ve garip bir biçimde gerçekleÅŸir, örneÄŸin; kimi zaman küçüğün çene kemiÄŸinin titremesi anneyi heyecanlandırır. SoÄŸuktan diÅŸlerini takırdattığı sanılır çoÄŸu kez. Oysa bu soÄŸukla hiç bir İlgisi olmayan, sinir sisteminin denetleyemediÄŸi rastgele bir harekettir. Buna baÄŸlı olarak bebeÄŸin cenin pozisyonuna dönmek İster gibi kollarını bacaklarını kıvırması, başını sallaması, suratını ekÅŸitmesi, yumruklarını sıkması, aÄŸlarken bilinçsiz hareketler sergilemesi de bütünüyle normaldir. Bebek bütün bu hareketleri gerçekleÅŸtirirken, çok farklı kaslar çalışır. Bu kasları harekete geçirmek için çoÄŸu kez, minik bir uyarı yeter. Yeni doÄŸmuÅŸ bebek, tepkilerine hakim olamaz. Bütün vücuduyla karşılık verir. Bazı olaylarda ise, refleksleri ÅŸaşılacak bir isabet ve olaÄŸanüstü bir güç örneÄŸi gösterir. Küçük ellerine bir dokunmaya görün, öyle bir güçle kavrar ki, siz ne kadar çekerseniz çekin, yapışıp kalır. Bu kavrama refleksidir. “Moro” veya “kucaklama” dediÄŸimiz ise, farklı olarak tümden bir reflekstir, üzerine bir ışık düştüğünde beklenmedik bir gürültü duyduÄŸunda, vücudu birdenbire durumunu deÄŸiÅŸtirdiÄŸinde, altında güvenli bir dayanak bulamadığında küçük kollarını iki yana savurur, parmaklarını yelpaze gibi aralar, gözlerini faltaşı gibi açar ve yaygarayı basar.
Reflekslerin en önemlisi kuşkusuz emme refleksidir. Doğum anından itibaren bebekte mükemmel bir emme yeteneği bulunduğu söylenebilir. Başka hiç bir faaliyette emme kadar başarılı değildir. Oysa dikkat ederseniz emme basit bir olay değildir. Yanaklar, dudaklar ve dilin eş zamanlı bir dizi hareketini içerir. Yeni doğmuş bebek emme konusunda şampiyondur. Ayrıca neyin emilebileceğini anında saptamada da üstüne yoktur. Dudaklarına yakın bir noktaya parmağınızla hafifçe dokunmaya görün hemen dönecek aralanmış ağzıyla emmeye başlayacaktır. Hedefi annesinin göğsü olursa güzel. Yalnızca bir parmaksa da zararı yok, onu da emecektir. Hem de canınızı yakacak kadar, onun için zorunlu olan emmeye heran hazır olmaktır. Sonuçta zaman zaman hayal kırıklığına uğrarsa da çoğu kez, mis gibi bir sütle ödüllendirilecektir.
Bebek yukarıda saydığımız tüm bu faaliyetleri arasında uyur da. Yaşamanın ilk zamanlarında oldukça uzundur bu uyku süreleri. Gününün yaklaşık 20 saatini uykuda geçirir. Anne çoğu kez, bebeğin bu halini görüp kaygılanır. Bir yetişkini korkuyla yerinden hoplatan gürültü, beşiğinin hemen üzerinde yakılan bir ışık, hatta kış uykusuna yatmış bir hayvanı bile uyandırabilecek şiddette uyarılar onda hiç bir tepki yapmaz. Arada bir yüzünüzü buruşturmanın dışında hiç istifini bozmadan uyumaya devam eder. Derken ortalıkta çıt bile çıkmadığı halde birden keyfi kaçar uyanır ve yaygarayı basar.
Kısaca bebek dış dünyadan gelen uyarılar karşısında fazla duyarlı değildir. Bebeklerin gözle görülmeyen bir perde örneği, olağanüstü bir duyarsızlıkla korunduğu söylenebilir. Bu da kendisi için hiç de huzurlu olmayan bir dünyada sakin sakin yaşamasına olanak veren büyük bir avantajdır. Ancak dıştan gelen uyarılara bu denli duyarsız olmasına karşın, içten, yani organizmasından gelen uyarılara karşı fazlasıyla hassastır. Barsağının bir hareketi ya da hafif bir pozisyon değişikliği, dünyası allak bullak olmuşçasına sarsar onu.
Daha önce de söylediğimiz gibi, yeni doğmuş bebeğin duyu organları henüz gelişmiş değildir. Bu nedenle, uyarılmaları da zordur, örneğin; yeni doğmuş bebeğin, acıyı fazla duymadığı söylenir. Bazı dinlerde, birkaç günlükken sünnet edilen bebeğin, müdahaleye anastesisiz katlanabilmesi, bu inanışı getiren etkenlerden biridir. Ancak bu arada yetişkinlerin, acının bilincinde olduklarını, onu belleğine kaydettiklerini, hayal gücünün etkisiyle başlamasını beklediklerini ve korkuyu çoğu kez, gözlerinde büyüttüklerini unutuyoruz. Yeni doğmuş bebekte bu yoktur. Ama olmaması, acıyı duymadığı anlamına gelmez. Annesi, sıcacık göğsüne bastırdığı, ya da ılık bir banyo suyuna yatırdığı zaman, sakinleştiği için bebeğin soğuktan rahatsız olduğu söylenir. Burada anne göğsünün ya da sıcak suyun bebeği gevşettiğini, rahmin içindekiyle kıyaslanabilir bir sükunet ve huzur verdiğini hatırlamalıyız.
Annesinin göğsüne yaslandığında ya da sıcak banyo küvetine yatırıldığında bebekte ruhsal bir denge hissi, rahatlıktan ileri gelen hoş duygular doğmaktadır.
Bebeğin ağzının tadını bilmesi de genellikle şaşırtır bizi. Karnı aç olduğu zamanlar, papatya suyundan süte, çaydan suya varıncaya kadar her türlü sıvıyı kana kana İçer. Ama karnı doydu mu, güçlük çıkarmaya başlar, beğenmediği şeyi tükürür, herhangi bir şeyi bir diğerine yeğ tuttuğunu açıkça belli eder. Birkaç damla limon suyu içirdiğinizde feci şekilde yüzünü buruşturur, ama sütünü verdiğinizde, mutluluğu yüzünden akar. Bütün bunlar, bebeğin tad alma duygusunun bulunduğunu ve bu duygunun hiç de sanıldığı kadar ilkel olmadığını göstermektedir.
iÅŸitme duygusu da iÅŸler haldedir. Ama Allah’tan ki pek hassas sayılmaz. Trafik gürültüsü, televizyon, kardeÅŸlerinin oyunu ve konukların gevezelikleri, yeni doÄŸmuÅŸ bebeÄŸi genellikle rahatsız etmez. Ama, odasında tabanca patlatılsa uyanır doÄŸal olarak…
Sıra geldi en önemli soruya: Bebek bizleri görür mü? Ya da neyi görür?
Evet, bizi görür, Gölgeleri, ışığı seçebilir. Ama şimdilik bukadarı gelir elinden. Yeni doğmuş bebek, özellikle cisimlere bakmak yeteneğinden yoksundur. Gözleri, hareketlerini denetleme yeteneğine henüz erişememiştir. Bebeğinizin zaman zaman, şaşı baktığını gördükçe üzüntüye kapılabilirsiniz. Korkmayın, öyle kalmayacaktır. Şu anda göz yuvarlaklarını yönlendirmeyi başaramadığından ara sıra gözleri kaymaktadır. Şimdilik sizi tanıyabilirle durumunda değildir. Bildiğimiz kadarıyla, yeni doğmuş bebek, bir pencere ile lambayı ayırt etme yeteneğinden bile yoksundur. Bu dönemde yalnızca, bir ışık kaynağı dikkatini çekmektedir.
Yeni doğmuş bir bebeğin duygularından sözetmek kuşkusuz çok zor bir olay. Ancak, bazı duyguları, hem de çok yoğun olarak hissettiğini söyleyebiliriz. Bu gerçeği yalnız anne-babalar değil, bebeğin yakın çevresinde olan herkes bilmek zorundadır: Bebek doğar doğmaz, hatta doğmadan önce, hoşnutluk ve hoşnutsuzluğu bilmektedir. Yani, bir psikolojisi vardır. Bir bebeği anlamaya ve ona yardım etmeye çalışmak için bu gerçeği hesaba katmak ilk koşuldur.
YENİ DOĞMUŞ BEBEK NELER DÜŞÜNÜR? (PSİKOLOJİSİ)
Bebeğin minicik aklından neler geçer acaba? O, biz yetişkinler gibi, kendisiyle dünyanın geri kalan kısmı arasındaki ayırımın henüz bilincinde değildir, örneğin; başımıza bir çekiçle vurulacak olsa, bizden bir parça olarak, başımızın acıdığını hissederiz. Yani acının bilincine varırız. Oysa, çekiçle vurma, dış dünyadan, yani bizim dışımızdan gelen bir olaydır. Yeni doğmuş bebek için durum farklıdır. Çekiç darbesi ve acı, onun ne içinde, ne de dışındadır. Yalnızca acı vardır onun için. Bir başka deyişle yeni doğmuş bebek, bir yandan dünya, diğer bir yanda da kendisinin olduğunu bilemez. Bu ayırımı yapamamaktadır henüz.
Bebeğin dünyası da onunla birlikte doğar. Olaya yeni doğmuş bebeğin görüş açısından bakarsak, onunla dünya tek bir varlıktır. Doğum anından itibaren bebek-dünya varolmuştur. Ancak, bu varoluş bebek için ilk zamanlar hiç de zevkli değildir. Aksine, sinirlidir bebek. Küçük dünyasında, pekçok şey yolunda gitmemektedir, yorgundur, gereksinmeleri vardır. Eh, bunlarda minik konuğumuzu kusursuz etmeye yeter de artar değil mi? Doğumdan hemen sonra, bebeğin duyduğu hisleri, terkedilmişlik, yalnızlık, ve korku şeklinde özetleyebiliriz.
Ancak, ilk günlerin huzursuzluÄŸundan sonra, yepyeni bir unsur katılır yaÅŸamına: zevk ve hoÅŸnutluk. Emme olayının ilkel bir zevk duygusuyla baÄŸlantılı olduÄŸu, bugün tartışmasız, herkesçe kabul edilen bir gerçek. Emmek, bebek için basit bir refleksten daha derin, anlamlı bir olay. Emmeyle birlikte çok önemli bir olay gerçekleÅŸmektedir. Bebek zevk verici bir ÅŸeyi içine katmaya, o zevkle özdeÅŸleÅŸmeye çalışmaktadır, iÅŸte bebeÄŸin yaÅŸamındaki ilk ayırım. Bu andan itibaren zevki kendine katmaya, hoÅŸnutsuzluk verici ÅŸeyleri ise, kendinden uzaklaÅŸtırmaya çalışacaktır. Bu arada kendinden bazı ÅŸeyleri de reddedecektir, örneÄŸin; onu rahatsız eden organlarını. Buna karşın, dış dünyanın hoÅŸuna giden bir bölümünü, örneÄŸin, annesinin memesini, kendi içine alacaktır. Böyle o\unca, evren, yeni doÄŸmuÅŸ bebek için, biri kendi, diÄŸeri ise, dış dünya olmak üzere deÄŸil, zevk (kl “dıştan da gelse ona aittir) ve hoÅŸnutsuzluk (ki kendisinden doÄŸsa da ona yabancıdır) ÅŸeklinde iki bölüme ayrılacaktır.
Yeni doğmuş bebeğin bu tutumu: İyiyi kendine katma, kötüyü ise, reddetme eğilimi, kendisiyle dış dünya arasındaki ayrımın ilk tohumunu oluşturmaktadır. Başlangıçta, yalnızca, bir İçgüdüden ibaret olan unsurlar, örneğin emme ile özdeşleşme ve dışkıyı kendinden atma, yavaş yavaş psikolojik plana da kayacak, bebeğin kendine katma eğiliminde olduğu şeyler onunla, dışındakiler ise, onu çevreleyen dünyayla özdeşleşecektlr. Aylardan sonra erişeceği bu noktada bebek, artık kimliğinin, bir başka deyişle, bağımsız bir kişi olarak varlığının bilincinde olacaktır.
Zevk duygusu, yani emmek, yeni doÄŸmuÅŸ bebekte, daha önce, “terkedilmiÅŸlik ve yalnızlık” olarak tanımladığımız duyguyu siler. Åžimdi ona ait, özdeÅŸleÅŸeceÄŸi bir ÅŸeyi vardır. Buna, “arkadaÅŸ” da diyebiliriz. Hayat yolculuÄŸunda kendisine bir arkadaÅŸ edinmiÅŸtir. Bu da sizsiniz, annesi…
YENİ DOĞMUŞ BEBEĞİN KİŞİLİĞİ
BebeÄŸin karnı acıktığında, öfkelendiÄŸinde ya da acı çektiÄŸinde, farklı biçimlerde aÄŸladığını söyledik. Ancak bu, karnı acıkan bütün bebeklerin, aynı ÅŸekilde, aynı tonda aÄŸladığı, öfke, acı ve hastalık aÄŸlamalarının da tüm bebekler için belirli kalıpları olduÄŸu anlamına gelmez tabii. Her bebeÄŸin çeÅŸitli durumlarda, kendine özgü bir aÄŸlama biçimi vardır. Belirli davranışlarının kendine has olduÄŸu gibi…
Genç anneler, bazen bebekleri, “çok kötü” ya da, “fazla iyi” olduÄŸu için kaygılanırlar. Gerçekte kötü ya da iyi bebek yoktur. Her bebeÄŸin, kendine has bir karakter ve davranış biçimi vardır, ikinci bebeÄŸinizi doÄŸurduysanız, ilki gibi davranmasını beklemeyin, iki kardeÅŸ birbirlerinden bütünüyle farklı olabilirler.
Kimi bebek sakindir. Sürekli uyur, meme emme zamanı gelince, hafif hafif mırıldanıp, homurdanmakla yetinir. Bir de heyecanlı bebekler vardır. Karınları tokken, görünürde belli bir rahatsızlıkları yokken de bağırıp, ağlarlar, kıvranırlar. Çok basit olaylara bile şiddetli tepki gösterirler.
Kısaca özetlersek, doğum anından itibaren bebek kendine özgü tavırlar edinir, yani kişiliği gelişmeye başları..
Peki, bebekler arasındaki bu denli büyük davranış farklılıklarının sebebi nedir? Kişilik özelliklerinin kısmen kalıtsal olduğu, hepimizin bildiği bir gerçek. Daha önce de belirttiğim gibi, çocuğun biri bir özelliği, diğeri de tamamen başka bir özelliği kalıtım yoluyla edinebilir. Kısaca bir genelleme yapacak olursak, bebeğin kişiliğinin belirli bazı yönlerinin anne-babadan geçen genetik mirastan oluştuğunu anlayabiliriz. Ancak, diğer bir takım özellikler, çevrenin etkisiyle biçimlenir. Hamileliğin gidişi, yani ana rahmi içindeki yaşam koşulları, arkasından doğum sonrasındaki ilk olaylar ve ilk hayati mekanizmaların bunda büyük rolü vardır. Örneğin, anne-babanın yeni doğan bebeği karşılayış biçimi bile büyük önem taşır. Gereğinden fazla kaygı, aşırı bir ruhsal gerilim, abartmalı bir korku, küçüğün davranışlarını belirli ölçülerde etkiler. Bebeğin huysuzluğu çoğu kez, anne-babanın endişelerinin yansımasından başka bir şey değildir.
Gebelik ve emzirme kadın için doğal ve fizyolojik olaylardır. Gebelik ve emzirme döneminde kadının beslenmesindeki amaç;
• Kendi fizyolojik gereksinimlerini karşılayarak, vücudundaki besin öğeleri yedeğini dengede tutmak.
• Bebeğin normal büyümesi ve salgılanan sütün gerektirdiği enerji ve besin öğelerini tam olarak karşılamaktır.
Beslenme biçiminiz nasıl olmalı?
Besin gruplarını, hangi besinlerin ne içerdiğini ve ne kadar tüketmek gerektiğini yeteri kadar iyi biliyor muyuz?
Et Grubu
Yumurta, et, tavuk, balık, peynir, hindi benzeri proteinden zengin besinlerden oluşur. Bunlar, özellikle demir, B12 vitamini, fosfor, B2, B6 , folik asit gibi önemli besin ögelerinden zengindir. Balıkta bulunan omega 3 yağ asitleri gereksinimi emzirme döneminde artar, bu nedenle haftada en az 2-3 porsiyon balık tüketilmelidir. Bu gruptan her gün en az 3-4 porsiyon tüketilmesi önerilir. Yağlı et ürünleri, tavuğun derisi, kızartmalar, direkt kömür ateşinde pişmiş etler sağlığınıza zarar verdiği gibi çok da kalorilidir. Fazla protein alımı, sanılanın aksine süt yapımını arttırmaz. Aksine fazla kalori alımına ve böbreklere aşırı yüklenilmesine neden olur.
Süt Grubu
Süt, yoğurt, kefir, ayran, kımız. Bu besinler kalsiyumun en zengin olduğu gruptur. B12, B6, A Vitamini gibi birçok besin ögesinin de en önemli kaynağıdır. Günde en az 3 bardak yağsız veya yarım yağlı süt grubundan tüketmelisiniz. Emzirme döneminde 1200 mg civarında kalsiyum ihtiyacı vardır. 1 bardak sütte 240 mg kalsiyum bulunur. Yağsız süt aldığınızda daha avantajlı olursunuz. En azından yağdan gelen kalori azalır ve besleyici değeri de değişmez. Yeterli kalsiyum alınmadığında osteoporoz riskinde artış olmaktadır. Üstelik yeterli kalsiyum alımı kilo kontrolünde yardımcıdır ve obezitenin önlenmesi için önemli bir unsurdur.
Sebze-Meyve Grubu
A, C, K vitaminin ve potasyumdan zengin oluşunun yanı sıra önemli ölçüde su ve karbonhidrat gereksinimini de karşılar. İçerdiği antioksidan maddelerden dolayı bağışıklık sistemi için çok önemlidir. Günde 3-4 porsiyon meyve ve 2-3 porsiyon sebze tüketin. Antioksidan vitaminler ve biyoaktif bileşenlerce zengin olan sebze ve meyvelerden her gün en az 5 renk yemeğe çalışın. Çünkü sebze ve meyvelere rengini veren maddeler, sağlığımız için çok önemli bileşenler içerirler.
Tahıl Grubu
Ekmek, pilav, makarna, bisküviler, krakerler, patates, leblebi gibi nişasta içeriği zengin besinleri kapsar ve ihtiyacımız olan enerjimizin en önemli kaynağıdır. Özellikle tam taneli tahıllar, beyazlatılmamış ürünler kan şekeri dengesini sağlamada önemli yer tutar. Günlük 12-14 porsiyon (2 kaşık pilav veya makarna, 1 dilim ekmek, ¼ simit, 1 çay bardağı leblebi, 4 kaşık kurubaklagil yemeği, 1 orta boy patates bir porsiyondur) tahıl grubundan besini mutlaka tüketmeye çalışın. 2 kaşık pilav veya makarnanın, 1 kase çorbanın, ¼ simidin, 1 patatesin, 3 kestanenin, 2 adet bisküvinin bir dilim ekmeğe eşit olduğunu unutmayın. Ekmekte yağ olmadığını, dolayısıyla ekmek yiyerek şişmanlanmayacağını bilmelisiniz.
YaÄŸ Grubu
Zeytinyağı, yağlı tohumlar, fındık, ceviz, mayonez, tereyağ v.b besinlerden oluşur.
Yağ grubundaki besinler, önemli ölçüde enerji ihtiyacımızı karşılamamızı ve yağda eriyen vitaminlerin vücutta kullanılmasını sağlar. Özellikle bitkisel sıvı yağlarda bulunan doymamış yağ asitleri süt veriminizin artmasında önemli rol oynar. Katı yağları hayvansal gıdalarla aldığınız için, günde tüketeceğiniz 20-30 gr sıvı yağ ihtiyaçlarınızı karşılamaya yeterlidir. Bunu da yemeklerle birlikte almalı ve kesinlikle yağı kavurup yakmamalısınız.
5 adımda sağlıklı beslenin, formda kalın.
Diyet kişiye özeldir. Ayrıca sabah kibrit kutusu büyüklüğü peynirle başlayan diyetler insanlarda tepkilere neden olmaktadır. Esnek bir program için adım adım yapılması gerekenleri birlikte takip edelim.
1. Adım
Yediklerinizi kaydedin.
Yediklerinizi tüm ayrıntısı ile yedikten hemen sonra bir deftere yazın ve yazdıklarınızı sık sık kontrol edin. Hangi saatte, ne yemişsiniz? Ne kadar yemişsiniz? Bu notlar sizin için önemli olacaktır. Çünkü bir sonraki gün ne yiyeceğinizi, neleri azaltmanız gerektiğini bir önceki günün kayıtlarına bakarak karar verebilirsiniz. Örneğin süt- yoğurt tüketmeyi unutuyorsanız, bu kayıtlar size hatırlatacaktır. Gece yemelerinizin yoğun olduğunu görüyorsanız yemeklerinizi öğünlere daha dengeli dağıtmalısınız. Öğle yemeğini geçiştiriyorsanız akşam daha fazla yediğinizi fark edebilirsiniz. Akşam yemeği sabah ve öğlen öğünlerine göre daha az önemlidir. Ayrıca akşam fazla yemenin kilo alımına sebep olabileceğini unutmayın.
2. Adım
Besin gruplarını, içeriklerini ve kadar tüketmek gerektiğini öğrenin.
Doğada yaklaşık 40 bin çeşide yakın besin bulunur. Birbirine besin değeri ve besin öğeleri yönünden benzeyenler aynı grupta toplandığında karşımıza et, süt, sebze-meyve, tahıl ve yağ grubundan oluşan 5 temel besin grubu çıkar. Bu besin gruplarını en iyi şekilde öğrenerek ihtiyacınız kadar tüketmelisiniz.
3. Adım
Güvenli gıda seçmeye özen gösterin.
Besinleri satın alırken uygun ambalajlanmış olması, uygun sıcaklıkta saklanmış olması, sağlıklı pişirme yöntemi uygulanmış olması ve hijyenik koşullarda üretilmiş olması çok önemlidir. Örneğin, gereksiniminiz olan kalsiyumu karşılamanız için günde en az 3 bardak süt veya yoğurda ihtiyacınız var, bunu eğer açıkta satılan ürünlerden seçerseniz besin zehirlenmesi riski ile karşı karşıyasınız demektir. Ayrıca evde kaynatarak hazırlanan sütlerin kaynatma esnasında sütün besin değerinin %90`ını kaybettiğini unutmayın.
İnsan sağlığı açısından tüm standartlara uygun özellikler taşıyan, özel ısıl işlemlerden geçerek hazırlanan ve soğuk zincir yöntemiyle korunan UHT ve pastörize sütleri tercih edin.
Balık tüketmenin öneminden bahsettik. Kızartma balık yediğinizde yararları bir tarafa vücudunuza kanserojen bir çok maddeyi almanız söz konusudur, bu nedenle daha sağlıklı olan fırında pişirme yöntemini tercih etmelisiniz.
4. Adım
Sıvı alımınızı arttırın.
Özellikle günde 3 litre su için. Çay, kahve, kola gibi kafeinli içecekler vücuttan fazla miktarda su kaybedilmesine ve kalsiyumun kemiklerden atılımını hızlandırmasına neden olur. Bu nedenle sıvı gereksiniminizi başta su, süt, ayran, meyve suyu gibi içeceklerden karşılayın. Burada unutmamanız gereken 1 bardak meyve suyunun 2 porsiyon meyvenin kalorisine eşit olduğudur.
5. Adım
Hareketlerinizi arttırın.
Vücuda alınan fazla enerjinin sadece hareket ederek harcanabileceğini unutmayın. Yaklaşık 1 dakika merdiven çıkarak 1,2 kalori, 1 dakika yürüyüş ile yaklaşık 0.7 kalori harcarsınız. Egzersiz, enerji harcanmasına yardımcı olduğu gibi vücudun kimyasını etkileyerek hormonal salınımı düzenler ve mutlu olmayı sağlar.
VİTAMİN A: D ve E vitaminleri gibi yağda çözülen bu vitamin, hücre büyümesi için önemli. Mukoza tabakaları ile gözlerin faaliyetini sağlıyor. Cilt ve vücut dokularının sağlıklı olmasını, bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlar. Birçok kanser türüne karşı koruyucudur, antioksidandır ve karanlıkta görmeyi sağlar. Karaciğer, böbrek, yumurta, buğday, mantar, baklagiller, fasulye, fıstık, ceviz, yeşil ve sarı sebzelerde bulunur. başa dön
VİTAMİN B1: Karbonhidratlardan enerji üretimi, beyin fonksiyonları ve sindirim sistemi için gerekli. Vücudun proteinleri kullanabilmesini sağlar. Pirinç, mısır, darı, mantar, yulaf, kepek ekmeği ve makarnada bulunur. başa dön
VİTAMİN B2: Protein, yağ ve karbonhidratların bünyede işlenmesini sağlıyor; yani enerji açısından önemi çok büyük. Ayrıca alyuvarların oluşumu için de çok yararlı. Bu vitamin gözlere ve deriye de sağlık veriyor. Süt, peynir, yoğurt ve koyu yeşil yapraklı sebzelerde bulunur. başa dön
VİTAMİN B5: Kümes hayvanları, sığır, koyun eti, karaciğer, yumurta ve sütte bulunur. başa dön
VİTAMİN B6: Tüm metabolizma için vazgeçilmez bir vitamin. Özellikle sinir sistemi üzerinde etkili. Proteinin vücutta değerlendirilmesini de sağlıyor. başa dön
VİTAMİN C: Vücudun direncini artırıyor, diş, kemik ve kan damarlarının sağlıklı olmasını sağlıyor. Hücre solunumuna etki ediyor. Portakal, mandalina, greyfurt, limon (turunçgillerde), havuç, çilek, kavun, taze kırmızı ve yeşil biber, beyaz ve kırmızı, lahana, maydanoz, kuşburnu ve yeşil sebzelerde bulunur. başa dön
VİTAMİN D: D Vitamini: Kemikler için vazgeçilmez bir vitamin. Eksikliği raşitizme yol açıyor. Balık yağı, süt ve tereyağı başa dön
VİTAMİN E: Vücudun su ve yağ birikimini ayarlıyor. İşlemden geçmemiş yağlar, buğday, mısırözü yağı, ayçiçek yağı, fıstık, susam, soya yağları, zeytin yağı, balık yağı, fındık, ceviz, badem, makarna, pirinç, mısır, darı, çavdar, marul, soya, yer fısığı, kabak çekirdeği, ton balığı, sardalya, somon, patates, yumurta sarısı, domates, koyu yeşil renkli sebzeler başa dönVİTAMİN K: Kanın pıhtılaşmasını sağlar. Et, karaciğer, domates, kabak, karnıbahar, ıspanak ve diğer yeşil sebzelerde bulunur. başa dönHamilelikte bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimi için hayati önem taşır. Yetişkinlerde beyin ve sinir sistemi fonksiyonları, protein kullanımı ve kan hücreleri yapımı için gerekli. başa dön
Folik asit:
Kalsiyum: Dişlerin ve kemiklerin güçlü olmaları için öncelikle kalsiyum gereklidir. Kalsiyum aynı zamanda kalp atışlarını düzenler, kanın gerektiği gibi pıhtılaşmasını sağlar, kaslar ve sinirler için yararlıdır. Kalsiyum kan basıncının yükselmesini ve kalın bağırsak kanserini önleyebilir. Ancak yapılan araştırmalara göre her on kadından sekizi, bol miktarda kalsiyum içeren yiyeceklerle beslenmek istemiyor. Hamilelik, bebeği anne sütüyle emzirme, menopoz, kafeinli içecekler vücuttaki kalsiyum miktarını azaltır süt ve sütlü besinler, mısır, sardalya balığı, kalamar, ıstakoz ve brokkoli bol miktarda kalsiyum içeren besinlerdir. başa dön
Kiraz: B1, B2, A, C vitaminleri ve malik asit.
Hindistan cevizi: A, C vitaminleri.
Kestane: A, B, C vitaminleri.
Lahana: A, B1, B2, B6, C, E, K, P vitaminleri.
Bakla: A, B1, B2, C, E, K vitaminleri
İncir: A, B vitaminleri
Çilek: A, B1, B2 C vitaminleri
Mısır: A, B1, B2, E, K vitaminleri.
Ağaç çileği: A, B, vitaminleri.
Limon: B1, C, P vitaminleri
Mandalina: A, B, C vitaminleri
Kayısı: C vitamini
Ananas: A, B1, B2, C vitaminleri
Badem: B1, B2 vitaminleri
Elma:A, B1, B2, C vitaminleri
Nar: B1, C vitaminleri
Kavun: A, B1, B2, C vitaminleri
Arpa: B vitamini.
Patates: A, B1, C vitaminleri
Åžeftali: A vitamini
Domates:v A, B1, B2, C vitaminleri
Maydanoz: A, C, K vitaminleri
Erik: A, B1, B2, C vitaminleri
Frenküzümü: C vitamini ve malik asit.
Kereviz: A, B1, B2, C, K vitaminleri
Ispanak: B1, B2, C, P, K vitaminleri
Üzüm: A, C vitaminleri
Enginar: C vitamini
Su teresi: A, C, D vitaminleri
Havuç: B, C, D, E vitaminleri
Semizotu: C vitamini
Roka: C vitamini
Ayva: C vitamini
Mercimek: Tüm B vitaminleri
Ayı üzümü: A, C vitaminleri
Avakado: A, D, e vitaminleri
Pazı: A, C vitaminleri
Biber: C (çok miktarda), B, B2, E vitaminleri
Muz: A, B1, B2 C vitaminleri
Sezaryanla doğum bebegin anne karnından uterus açilarak çıkartılmasıdır. Annenin ve bebegin sağlığını tehdit eden her durumda veya vajinal yolla doğumun imkansız olduğu durumlarda sezaryan ile doğum yapılır.
Sezaryan doğum ameliyatı dünyanın bilinen en eski ameliyatlardandır. Tıbbın ve teknolojinin de ilerlemesi ile sezaryan ameliyat teknikleride daha çok gelişmiştir. Ameliyatların mikropsuz koşullarda yapılması, kan verilebilmesi, kuvvetli mikrop kırıcı ilaçlar, modern cerrahi malzeme ve genel anestezi vermeden belden yapılan uyuşturma sayesinde ameliyatın tehlikesi daha aza indirilmis, nerdeyse normal doğum kadar tehlikesiz olmuştur.
Normal koşullarda sezaryan doğum ameliyati 45 dakika kadar sürer. Bebek ameliyat başladıktan 10 dakika sonra çıkarılır daha sonra kesilen katlar dikilir. Bebege ulaşmak için ciltten başlayarak 8 kat tabaka kesilmekte ve daha sonra tekrar dikilmektedir.
Bu tabakalari siraliyacak olursak: