Zanussi Mutfak Sanatları Atölyesi Eğitmeni ve Yemek Yazarı Aslı Kender, minikler için lezzetli tarifler ve yararlı bilgiler veriyor.
Bu ay sizlere demirin faydalarından bahsetmek istiyorum. Demir sadece bebekler için değil, her yaş grubu için önem taşıyor. Demir kanımızda hemoglobin üretiyor, hemoglobinse kanımızda bulunan tüm hücrelere gerekli olan oksijeni taşıyor. Dolayısıyla, demir eksikliği olması, hücrelerimizin yeterince oksijen alamaması demek oluyor. Aynı zamanda, beynimizin iyi çalışmasında önemli bir rol oynuyor. Demir hem kırmızı et, hem de sebzelerden alabildiğimiz bir mineral. Fakat, sebzelerde bulunan demirle etten alınan demir birbirinden farklı olduğu için iki çeşit de bizim için önemli.
Bununla beraber, bir gıdanın içinde bulunan demir miktarı yüksek olması, yiyen kişinin o miktarın hepsini alabilmesini garantilemiyor. Vücudun demir emme kapasitesini etkileyen birçok faktör var, ama fazla teknik konulara girmeden, 1 - 2 basit unsurlara dikkat etmek yeterli, ilk olarak, vücudun daha fazla demir alabilmesi için, demir içeren gıdaların yanında muhakkak C vitamini içeren gıdaların bulunması da gerekiyor. En fazla C vitamini içeren sebzelerin başında renkli tatlı biberler, Brüksel lahanası, brokoli, patates, enginar, domates, karnıbahar ve kuru kayısı geliyor. En fazla demir içeren gıdaların başındaysa enginar, mercimek, kuru fasulye, nohut, balkabağı, ıspanak, ve tabii ki kırmızı et ve tavuğun but tarafı da yer alıyor. Dolaysıyla her öğünde bu iki gruptan birer malzemeyle bebeğinizin yemeğini hazırlamaya dikkat etmenin faydası var.
Önemli bir not
Amerika’da yapılan bazı araÅŸtırmalar; eskiden bilinenin aksine, anne sütüyle beslenen bebeklerin kanında daha fazla hemoglobin bulunduÄŸunu gösteriyor. Doktorunuz farklı bir ÅŸey önermiyorsa, mama seçerken içinde demir olan bir mama seçmeye dikkat edin. inek sütü zaten bir yaşına kadar verilmiyor. Ama 1 yaşından sonra da, doktorunuz farklı bir ÅŸey önermediyse, günde 700 ml inek sütünden fazlası vücutta demir kaybına yol açıyor. Bebeklik döneminde demir eksikliÄŸine özellikle dikkat edilmesi gerekiyor, çünkü demir beyin geliÅŸimi ve algılama kapasitesi üzerinde birebir etkisi olan bir mineral.
Protein deposu yumurta
Besin maddeleri içinde en kaliteli protein yumurtada bulunur. Bunun dışında A, D, E ve B grubu vitaminleri başta olmak üzere, diğer vitaminleri de önemli oranda içerir. Ayrıca yumurtada, demir ve çinko gibi sağlığımız için çok önemli olan mineraller de mevcut.
TavÅŸan Yumurta:
Malzemeler
4 katı yumurta
8 diÅŸ karanfil
2 havuç, tuz
Birkaç taze biberiye dalı
6 - 7 kıvırcık salata yaprağı
1 dilim kaşar peyniri 1 tatlı kaşığı zeytinyağı 1 tatlı kaşığı limon suyu
İnsanoğlunun veni doğmuşunu diğer hayvanlardan ayıran tek özelliğin ilgilenilmemesi halinde hayatta kalamayacağı olduğu söylenir. Doğrudur da. Ancak yine de bu, bebeğin, her şeyi başkalarından bekleyen, şifa bulmaz bir tembel olarak yaşama başladığı anlamıma gelmez. Aksine doğumun hemen ardından bünyesinde bir sürü mekanizma harekete geçer, oldukça yoğun bir faaliyet başlar. İçinde bulunduğu dünyayı tanımaya girişir.
HerÅŸeyden önce yukarıda gördüğümüz gibi soluk alıp verir, önceleri oksijeni annesinin karnından aldığı için, buna gereksinme duymuyordu. Ama ÅŸimdi gereksindiÄŸi oksijeni kendi başına saÄŸlamak zorunda. Solunum sistemi genellikle istikrarsız çalışır. Derin soluklar, ardından hızlı hızlı, sonra yüzeysel, derken aksiÄŸer faaliyetinin durduÄŸu deÄŸiÅŸken soluklar gözlenir. Bu düzensizlik, bebeklerinin her hareketini kaygıyla izleyen anne-babaları dehÅŸete düşürebilir. “Niçin soluması durdu, yoksa bir daha solumayı unutur mu, ne oldu böyle?” v.s. telaÅŸ ifadeleri. Korkmayın bebeÄŸinize hiç bir ÅŸey olmuÅŸ deÄŸil. Solunumu da durmayacak. Solunum otomatik mekanizmalar tarafından denetlenir, insan unutsa bile soluma kendiliÄŸinden devam eder.
Yeni doğmuş bebek, vücut ısısını normal sınırlar çerçevesinde tutmak için de önlem almaya başlar. Üstelik oldukça da iyi başarır bunu. Daha önce annesinin karnında, sürekli ılık bir banyo içinde bulunuyordu. Bu yüzden de hiç bir sorun yoktu. Şimdi ise, kâh daha sıcak, kâh daha soğuk bir hava ile karşılaşmakta, dolayısıyla da az çok değişmez bir ısıyı korumanın çaresine bakmak zorunda. Ama yineliyorum, bu onun kolaylıkla üstesinden gelebileceği basit bir olay.
Organik kalıntı maddelerinin vücuttan atılması ise, kendiliğinden olabilir. Ayrıca çoğu kez bebek için zevkli bir olaydır. Boğazlanıyormuş gibi bağıran bebeğin biraz sonra sakinleştiğini görürsünüz. Birden fıskiye misali çişini yapar, öyle ki tedbirli davranıp, hemen yana kaçmazsanız giysilerinizi bile ıslatmaktan çekinmez. Ancak bu fasıl sona erer ermez yine şiddetle feryatlarını sürdürür. Barsaklarını boşaltırken de çoğu kez, aynı şey olur. Bu arada bebeğin ilk dışkılarının çok özel bir görünümü olduğuna da yeni anne-babaların dikkatini çekmek isterim: Siyahımsı ve yapışkandır. Bunun nedeni bebeğin şimdiye kadar hiç bir şey yememiş olması, dolayısıyla da vücudunda atacak besin kalıntısı bulunmamasıdır. Ayrıca hamilelik sırasında barsağında binken safra, çeşitli salgılar, hücre artıkları ve amniyotik sıvı kalıntılarını da yine ilk günlerde atmak zorundadır.
Bizim çok önemsediÄŸimiz hareketler, bebek için bir yenilik deÄŸildir aslında. DoÄŸmadan önce de hareket ediyordu. Ama ÅŸimdi rahmin çeperlerinden kurtulmuÅŸ, yeni ortamın verdiÄŸi uyarılarla daha da çok hareket etmektedir. Dikkat ederseniz, düzensiz hareketlerdir bunlar. Yüzünü buruÅŸturur, esner, hapşırır, dilini çıkarır, kıpırdar, kollarını bacaklarını sallar. Sinir sistemi, hareketlerine hakim olacak kadar olgunlaÅŸmadığından, hareketler rastgele ve garip bir biçimde gerçekleÅŸir, örneÄŸin; kimi zaman küçüğün çene kemiÄŸinin titremesi anneyi heyecanlandırır. SoÄŸuktan diÅŸlerini takırdattığı sanılır çoÄŸu kez. Oysa bu soÄŸukla hiç bir İlgisi olmayan, sinir sisteminin denetleyemediÄŸi rastgele bir harekettir. Buna baÄŸlı olarak bebeÄŸin cenin pozisyonuna dönmek İster gibi kollarını bacaklarını kıvırması, başını sallaması, suratını ekÅŸitmesi, yumruklarını sıkması, aÄŸlarken bilinçsiz hareketler sergilemesi de bütünüyle normaldir. Bebek bütün bu hareketleri gerçekleÅŸtirirken, çok farklı kaslar çalışır. Bu kasları harekete geçirmek için çoÄŸu kez, minik bir uyarı yeter. Yeni doÄŸmuÅŸ bebek, tepkilerine hakim olamaz. Bütün vücuduyla karşılık verir. Bazı olaylarda ise, refleksleri ÅŸaşılacak bir isabet ve olaÄŸanüstü bir güç örneÄŸi gösterir. Küçük ellerine bir dokunmaya görün, öyle bir güçle kavrar ki, siz ne kadar çekerseniz çekin, yapışıp kalır. Bu kavrama refleksidir. “Moro” veya “kucaklama” dediÄŸimiz ise, farklı olarak tümden bir reflekstir, üzerine bir ışık düştüğünde beklenmedik bir gürültü duyduÄŸunda, vücudu birdenbire durumunu deÄŸiÅŸtirdiÄŸinde, altında güvenli bir dayanak bulamadığında küçük kollarını iki yana savurur, parmaklarını yelpaze gibi aralar, gözlerini faltaşı gibi açar ve yaygarayı basar.
Reflekslerin en önemlisi kuşkusuz emme refleksidir. Doğum anından itibaren bebekte mükemmel bir emme yeteneği bulunduğu söylenebilir. Başka hiç bir faaliyette emme kadar başarılı değildir. Oysa dikkat ederseniz emme basit bir olay değildir. Yanaklar, dudaklar ve dilin eş zamanlı bir dizi hareketini içerir. Yeni doğmuş bebek emme konusunda şampiyondur. Ayrıca neyin emilebileceğini anında saptamada da üstüne yoktur. Dudaklarına yakın bir noktaya parmağınızla hafifçe dokunmaya görün hemen dönecek aralanmış ağzıyla emmeye başlayacaktır. Hedefi annesinin göğsü olursa güzel. Yalnızca bir parmaksa da zararı yok, onu da emecektir. Hem de canınızı yakacak kadar, onun için zorunlu olan emmeye heran hazır olmaktır. Sonuçta zaman zaman hayal kırıklığına uğrarsa da çoğu kez, mis gibi bir sütle ödüllendirilecektir.
Bebek yukarıda saydığımız tüm bu faaliyetleri arasında uyur da. Yaşamanın ilk zamanlarında oldukça uzundur bu uyku süreleri. Gününün yaklaşık 20 saatini uykuda geçirir. Anne çoğu kez, bebeğin bu halini görüp kaygılanır. Bir yetişkini korkuyla yerinden hoplatan gürültü, beşiğinin hemen üzerinde yakılan bir ışık, hatta kış uykusuna yatmış bir hayvanı bile uyandırabilecek şiddette uyarılar onda hiç bir tepki yapmaz. Arada bir yüzünüzü buruşturmanın dışında hiç istifini bozmadan uyumaya devam eder. Derken ortalıkta çıt bile çıkmadığı halde birden keyfi kaçar uyanır ve yaygarayı basar.
Kısaca bebek dış dünyadan gelen uyarılar karşısında fazla duyarlı değildir. Bebeklerin gözle görülmeyen bir perde örneği, olağanüstü bir duyarsızlıkla korunduğu söylenebilir. Bu da kendisi için hiç de huzurlu olmayan bir dünyada sakin sakin yaşamasına olanak veren büyük bir avantajdır. Ancak dıştan gelen uyarılara bu denli duyarsız olmasına karşın, içten, yani organizmasından gelen uyarılara karşı fazlasıyla hassastır. Barsağının bir hareketi ya da hafif bir pozisyon değişikliği, dünyası allak bullak olmuşçasına sarsar onu.
Daha önce de söylediğimiz gibi, yeni doğmuş bebeğin duyu organları henüz gelişmiş değildir. Bu nedenle, uyarılmaları da zordur, örneğin; yeni doğmuş bebeğin, acıyı fazla duymadığı söylenir. Bazı dinlerde, birkaç günlükken sünnet edilen bebeğin, müdahaleye anastesisiz katlanabilmesi, bu inanışı getiren etkenlerden biridir. Ancak bu arada yetişkinlerin, acının bilincinde olduklarını, onu belleğine kaydettiklerini, hayal gücünün etkisiyle başlamasını beklediklerini ve korkuyu çoğu kez, gözlerinde büyüttüklerini unutuyoruz. Yeni doğmuş bebekte bu yoktur. Ama olmaması, acıyı duymadığı anlamına gelmez. Annesi, sıcacık göğsüne bastırdığı, ya da ılık bir banyo suyuna yatırdığı zaman, sakinleştiği için bebeğin soğuktan rahatsız olduğu söylenir. Burada anne göğsünün ya da sıcak suyun bebeği gevşettiğini, rahmin içindekiyle kıyaslanabilir bir sükunet ve huzur verdiğini hatırlamalıyız.
Annesinin göğsüne yaslandığında ya da sıcak banyo küvetine yatırıldığında bebekte ruhsal bir denge hissi, rahatlıktan ileri gelen hoş duygular doğmaktadır.
Bebeğin ağzının tadını bilmesi de genellikle şaşırtır bizi. Karnı aç olduğu zamanlar, papatya suyundan süte, çaydan suya varıncaya kadar her türlü sıvıyı kana kana İçer. Ama karnı doydu mu, güçlük çıkarmaya başlar, beğenmediği şeyi tükürür, herhangi bir şeyi bir diğerine yeğ tuttuğunu açıkça belli eder. Birkaç damla limon suyu içirdiğinizde feci şekilde yüzünü buruşturur, ama sütünü verdiğinizde, mutluluğu yüzünden akar. Bütün bunlar, bebeğin tad alma duygusunun bulunduğunu ve bu duygunun hiç de sanıldığı kadar ilkel olmadığını göstermektedir.
iÅŸitme duygusu da iÅŸler haldedir. Ama Allah’tan ki pek hassas sayılmaz. Trafik gürültüsü, televizyon, kardeÅŸlerinin oyunu ve konukların gevezelikleri, yeni doÄŸmuÅŸ bebeÄŸi genellikle rahatsız etmez. Ama, odasında tabanca patlatılsa uyanır doÄŸal olarak…
Sıra geldi en önemli soruya: Bebek bizleri görür mü? Ya da neyi görür?
Evet, bizi görür, Gölgeleri, ışığı seçebilir. Ama şimdilik bukadarı gelir elinden. Yeni doğmuş bebek, özellikle cisimlere bakmak yeteneğinden yoksundur. Gözleri, hareketlerini denetleme yeteneğine henüz erişememiştir. Bebeğinizin zaman zaman, şaşı baktığını gördükçe üzüntüye kapılabilirsiniz. Korkmayın, öyle kalmayacaktır. Şu anda göz yuvarlaklarını yönlendirmeyi başaramadığından ara sıra gözleri kaymaktadır. Şimdilik sizi tanıyabilirle durumunda değildir. Bildiğimiz kadarıyla, yeni doğmuş bebek, bir pencere ile lambayı ayırt etme yeteneğinden bile yoksundur. Bu dönemde yalnızca, bir ışık kaynağı dikkatini çekmektedir.
Yeni doğmuş bir bebeğin duygularından sözetmek kuşkusuz çok zor bir olay. Ancak, bazı duyguları, hem de çok yoğun olarak hissettiğini söyleyebiliriz. Bu gerçeği yalnız anne-babalar değil, bebeğin yakın çevresinde olan herkes bilmek zorundadır: Bebek doğar doğmaz, hatta doğmadan önce, hoşnutluk ve hoşnutsuzluğu bilmektedir. Yani, bir psikolojisi vardır. Bir bebeği anlamaya ve ona yardım etmeye çalışmak için bu gerçeği hesaba katmak ilk koşuldur.
YENİ DOĞMUŞ BEBEK NELER DÜŞÜNÜR? (PSİKOLOJİSİ)
Bebeğin minicik aklından neler geçer acaba? O, biz yetişkinler gibi, kendisiyle dünyanın geri kalan kısmı arasındaki ayırımın henüz bilincinde değildir, örneğin; başımıza bir çekiçle vurulacak olsa, bizden bir parça olarak, başımızın acıdığını hissederiz. Yani acının bilincine varırız. Oysa, çekiçle vurma, dış dünyadan, yani bizim dışımızdan gelen bir olaydır. Yeni doğmuş bebek için durum farklıdır. Çekiç darbesi ve acı, onun ne içinde, ne de dışındadır. Yalnızca acı vardır onun için. Bir başka deyişle yeni doğmuş bebek, bir yandan dünya, diğer bir yanda da kendisinin olduğunu bilemez. Bu ayırımı yapamamaktadır henüz.
Bebeğin dünyası da onunla birlikte doğar. Olaya yeni doğmuş bebeğin görüş açısından bakarsak, onunla dünya tek bir varlıktır. Doğum anından itibaren bebek-dünya varolmuştur. Ancak, bu varoluş bebek için ilk zamanlar hiç de zevkli değildir. Aksine, sinirlidir bebek. Küçük dünyasında, pekçok şey yolunda gitmemektedir, yorgundur, gereksinmeleri vardır. Eh, bunlarda minik konuğumuzu kusursuz etmeye yeter de artar değil mi? Doğumdan hemen sonra, bebeğin duyduğu hisleri, terkedilmişlik, yalnızlık, ve korku şeklinde özetleyebiliriz.
Ancak, ilk günlerin huzursuzluÄŸundan sonra, yepyeni bir unsur katılır yaÅŸamına: zevk ve hoÅŸnutluk. Emme olayının ilkel bir zevk duygusuyla baÄŸlantılı olduÄŸu, bugün tartışmasız, herkesçe kabul edilen bir gerçek. Emmek, bebek için basit bir refleksten daha derin, anlamlı bir olay. Emmeyle birlikte çok önemli bir olay gerçekleÅŸmektedir. Bebek zevk verici bir ÅŸeyi içine katmaya, o zevkle özdeÅŸleÅŸmeye çalışmaktadır, iÅŸte bebeÄŸin yaÅŸamındaki ilk ayırım. Bu andan itibaren zevki kendine katmaya, hoÅŸnutsuzluk verici ÅŸeyleri ise, kendinden uzaklaÅŸtırmaya çalışacaktır. Bu arada kendinden bazı ÅŸeyleri de reddedecektir, örneÄŸin; onu rahatsız eden organlarını. Buna karşın, dış dünyanın hoÅŸuna giden bir bölümünü, örneÄŸin, annesinin memesini, kendi içine alacaktır. Böyle o\unca, evren, yeni doÄŸmuÅŸ bebek için, biri kendi, diÄŸeri ise, dış dünya olmak üzere deÄŸil, zevk (kl “dıştan da gelse ona aittir) ve hoÅŸnutsuzluk (ki kendisinden doÄŸsa da ona yabancıdır) ÅŸeklinde iki bölüme ayrılacaktır.
Yeni doğmuş bebeğin bu tutumu: İyiyi kendine katma, kötüyü ise, reddetme eğilimi, kendisiyle dış dünya arasındaki ayrımın ilk tohumunu oluşturmaktadır. Başlangıçta, yalnızca, bir İçgüdüden ibaret olan unsurlar, örneğin emme ile özdeşleşme ve dışkıyı kendinden atma, yavaş yavaş psikolojik plana da kayacak, bebeğin kendine katma eğiliminde olduğu şeyler onunla, dışındakiler ise, onu çevreleyen dünyayla özdeşleşecektlr. Aylardan sonra erişeceği bu noktada bebek, artık kimliğinin, bir başka deyişle, bağımsız bir kişi olarak varlığının bilincinde olacaktır.
Zevk duygusu, yani emmek, yeni doÄŸmuÅŸ bebekte, daha önce, “terkedilmiÅŸlik ve yalnızlık” olarak tanımladığımız duyguyu siler. Åžimdi ona ait, özdeÅŸleÅŸeceÄŸi bir ÅŸeyi vardır. Buna, “arkadaÅŸ” da diyebiliriz. Hayat yolculuÄŸunda kendisine bir arkadaÅŸ edinmiÅŸtir. Bu da sizsiniz, annesi…
YENİ DOĞMUŞ BEBEĞİN KİŞİLİĞİ
BebeÄŸin karnı acıktığında, öfkelendiÄŸinde ya da acı çektiÄŸinde, farklı biçimlerde aÄŸladığını söyledik. Ancak bu, karnı acıkan bütün bebeklerin, aynı ÅŸekilde, aynı tonda aÄŸladığı, öfke, acı ve hastalık aÄŸlamalarının da tüm bebekler için belirli kalıpları olduÄŸu anlamına gelmez tabii. Her bebeÄŸin çeÅŸitli durumlarda, kendine özgü bir aÄŸlama biçimi vardır. Belirli davranışlarının kendine has olduÄŸu gibi…
Genç anneler, bazen bebekleri, “çok kötü” ya da, “fazla iyi” olduÄŸu için kaygılanırlar. Gerçekte kötü ya da iyi bebek yoktur. Her bebeÄŸin, kendine has bir karakter ve davranış biçimi vardır, ikinci bebeÄŸinizi doÄŸurduysanız, ilki gibi davranmasını beklemeyin, iki kardeÅŸ birbirlerinden bütünüyle farklı olabilirler.
Kimi bebek sakindir. Sürekli uyur, meme emme zamanı gelince, hafif hafif mırıldanıp, homurdanmakla yetinir. Bir de heyecanlı bebekler vardır. Karınları tokken, görünürde belli bir rahatsızlıkları yokken de bağırıp, ağlarlar, kıvranırlar. Çok basit olaylara bile şiddetli tepki gösterirler.
Kısaca özetlersek, doğum anından itibaren bebek kendine özgü tavırlar edinir, yani kişiliği gelişmeye başları..
Peki, bebekler arasındaki bu denli büyük davranış farklılıklarının sebebi nedir? Kişilik özelliklerinin kısmen kalıtsal olduğu, hepimizin bildiği bir gerçek. Daha önce de belirttiğim gibi, çocuğun biri bir özelliği, diğeri de tamamen başka bir özelliği kalıtım yoluyla edinebilir. Kısaca bir genelleme yapacak olursak, bebeğin kişiliğinin belirli bazı yönlerinin anne-babadan geçen genetik mirastan oluştuğunu anlayabiliriz. Ancak, diğer bir takım özellikler, çevrenin etkisiyle biçimlenir. Hamileliğin gidişi, yani ana rahmi içindeki yaşam koşulları, arkasından doğum sonrasındaki ilk olaylar ve ilk hayati mekanizmaların bunda büyük rolü vardır. Örneğin, anne-babanın yeni doğan bebeği karşılayış biçimi bile büyük önem taşır. Gereğinden fazla kaygı, aşırı bir ruhsal gerilim, abartmalı bir korku, küçüğün davranışlarını belirli ölçülerde etkiler. Bebeğin huysuzluğu çoğu kez, anne-babanın endişelerinin yansımasından başka bir şey değildir.